dargın değilim
işte o şarkının, pardon müziğin ismi "dargın değilim".
şarkı burada.
dinlerken ne hissettiğinizi benimle paylaşırsanız sevinirim.
iyi haftasonları.
iyi geceler.
serin ve ıslak bir bahar sabahı saat on bir. yağmur yağmıyor ama şemsiyemi kaptığım gibi sokağa atıyorum kendimi. arkadaşımla buluşuyoruz ve sonra yürüyerek minibüs duraklarına yakın bir yere gelip bekliyoruz. günlerden pazar, hava bozuk, malum yolcu olmayınca bekle dur. sonunda geliyor minibüs, atlıyoruz, istikamet bir sınır kentine.
geçen gün kocaman bir dilim künefeyi mideye indirirken aklıma diyet yapan kadınlar geldi. tatlı sevmeyen çok az insan vardır herhalde, düşünün ki önünüze koydular bir tabak peynirli künefe, hadi abartmayalım kaymak da olmasın üstünde... kimin iştahı kabarmaz ki...
Sibel Tüzün'ün Eurovision şarkısını kimse beğenmiyor ama ben beğendim. güzel, eğlenceli, hareketli bir şarkı bence. Eurovision' da yarışacak kadar kaliteli değil kabul ediyorum ama iğrenç, berbat, felaket vb. türü ithamları da hak etmeyen bir şarkı.
ben ilkokuldayken biz öğrencilere fındık, bisküvi, meyve suyu falan dağıtırlardı. bunların dağıtıldığı gün biz öğrencilerin keyfine diyecek olmazdı, hepimiz o kadar sevinirdik ki, afiyetle yerdik onları. sonra da keşke bir tane daha alabilsem diye iç geçirirdik. ben en çok da fındığa sevinirdim, bayıla bayıla yerdim hepsini. annem “yeme, bana getir ki sana pasta yapayım” derdi, kimi zaman yerdim, kimi zaman büyük bir iradeyle yemez, eve götürürdüm. herhalde fındıklı pasta fikri daha cazip gelirdi bana. annemin niye böyle yaptığını da anlamazdım, halbuki marketten de alıp yapabilirdi. yine de yemeyip götürdüğüm günler olmuştu, sırf annem istediği için yapmıştım bunu belki de ama benim olan fındıkla yapılan pasta daha bir başka görünürdü gözümde.
bir insan istediği bir şeyi emek harcamadan elde ederse elde ettiği şeyden ne kadar zevk alabilir?
geçen cuma AÜ Ziraat Fakültesi'nde 2. Cansuyu Bayramı vardı. şenlik sırasında kampusta olaylar çıkmış, dışarıdan bir grup okulu basmış falan. ben o sırada arkadaşımı aradım, olaylardan ve nerede olduğundan da haberim yok. " şu anda nerdeyim biliyor musun?" diye sordu, gürültüden anlaşamadık ve telefon kapandı. ben herhalde tenha bir yere gidip beni arayacak diye düşünürken bir saat geçti, beni aradı ve durumu anlattı. " okulu bastılar, telefonu kapadığım gibi kaçtım, kusura bakma." derken ben gülmeye başladım. "keşke ben de orada olsaydım, birlikte kaçardık!" diye keyifleniyordum. şimdi okul kantininde olduklarını, polisin dışarı çıkarmadığını söyledi, ben de " yoksa tuvalete mi saklandın, ben olsam en üst kata çıkar, millete nanik yapardım" diye eğleniyordum. o da bana " macera yaşamak istiyorsan buraya gel!" diyerek gülmeye başladı ve sihirli kelimeyi söylemiş oldu.
gökyüzü karanlık ve yıldızlar parlıyor.
bugünü okuma günü ilan ettim kendi kendime. dedim ki yeter artık bitireceğim şu biriken kitaplarımı. oturdum, biraz okudum geri kalktım, dolandım, dolandım, sonra yine oturdum, sonra yine dolandım, dolandım…
hayatın ne kadar hızlı aktığının farkında mıyız?