Cumartesi, Ocak 16, 2010

bembeyaz


kaldığımız evin hemen arkasındaki tepe
sabah erken kalkarım demiştim ama dünün yorgunluğu beni dokuz buçuğa kadar uyuttu. kendime geldiğimde yataktan heyecanla fırlayıp pencerenin perdesini bütünüyle açtım ve manzarayı seyre koyuldum. kar yağmıyordu ama hava kapalıydı. dışarı çıktım ama eldiven giymedim,külahımı (bere) da giymedim, sadece atkıyı sardım. hiç de iyi etmemişim ama. hava soğuktu çünkü, ellerim üşüdü.şöyle bir dağ havası çektim ciğerlerime. eve döndüm, kahvaltımızı yaptık. sonra pencereden manzarayı seyredip Radiohead'in içimi hoş eden şarkısıyla çayımı yudumladım.

öğlen vakitlerinde kar yağmaya başladı. biz de bu esnada dışarı çıktık çünkü suyumuz bitmişti. istikamet dağdan gelen su kaynağıydı ama işimiz hakikaten zordu.ayağımızdaki bota güvendik tabii ama bir şeyi hesap edemedim o da şu ki karlar üstten ayakkabıma giriyordu böylece vücut ısımla eriyerek hem ıslatıyor hem de üşütüyordu. fakat ne çare gidiyorduk. kar boyu dizimi geçiyordu ve yürümek zordu. sonra bir akıl dedim "yahu ben niye önden gidiyorum ki? zaten yolu da bilmiyorum a şaşkın geriden gitsene, yol bir nebze açılır sen de takip edersin." böylece bu parlak fikirle arkadan gelmeye başladım ve bir nebze hazır batmış ayak çukurlarına basarak ilerledim yandaki fotoğrafta görüldüğü üzere.
bir yandan kar yağarken ben öte yandan temiz havayı içime çekip etrafı seyrediyordum. gerçi kar yağarken ve her yer bembeyazken etrafta bir şey görünmüyordu. sanki etraf tek vücut olmuş gibiydi, ancak hava açarsa ayırt edilebilirdi. bazen karşıda tepe olduğunu bildiğim halde onu göremiyordum. buna da şahidim en üstteki fotoğraftır. ama bu tepe bize yakın olduğu için ayırt etmek kolaydı.
hasılı, selametle eve geri döndük. bir müddet sonra yine çıktık ama bu sefer yolu takip ederek yürüdük. şimdi de sıkışıp kayganlaşmış zeminde ayakta durma mücadelesi veriyorduk. ama kaç kez düşeyazdım, günü selametle kapattım.
bugün böyle geçti, yarın Palandöken' e yolcuyuz sabahın köründe. yollar ne alemde bilmiyorum ama mutlaka açıktır diye düşünüyorum.kayarken  bir tarafımı kırmadan akşama varabilirsem ne ala.

Cuma, Ocak 15, 2010

ilk gün


şehrin az dışından Palandöken manzarası
yağmurlu ve karanlık bir sabaha uyandım Antep'te. bavulumu kaptığım gibi havaalanına attım kendimi. ilk defa olduğu için acemice ve etrafımdaki insanların ne yaptıklarını anlamaya çalışarak hareket ettim.
kemerleri bağlayın kalkıyoruz dediler, firmanın dergisini incelerken bir de ikram yaptılar.ben daha bir şey anlamadan kemerlerinizi bağlayın iniyoruz dediler. işte uçak böyle bir şeymiş. tepeden bol bulut manzarası seyrettim, bazen aralıklardan karlı dağ manzaraları göründü ama Erzurum'a iniş anı çok güzeldi.
hava çok da soğuk değildi şehirde.kar yağışı yoktu ve ucundan kenarından da eriyordu.şehir her zamanki gibi yoğundu,mekanlar ise tıklım tıklım.
akşam beş gibi yayla yoluna çıktık, ben bir saat kadar uyumuşum. uyandığımda tırmanışa geçmiştik. virajlar arttı ve bir süre sonra kar başladı. biz ilerledikçe hızını arttırıyordu, sonra tipiye dönüştü. ortalama elli km hızla gidiyorduk,bir ara tipiden önümüzü dahi göremez olmuştuk. kar temizleme ekiplerine rastladık, yolları açıyorlardı.acaba yaylada da tipi var mı diye düşünürken yakşaltıkça yağış azaldı. arabadan indik, kar sakin sakin yağıyordu ve hava muhteşemdi. düşmemeye dikkat ederek elimizde yükümüzle eve vardık.
yarın erken kalkmalıyım,gündüzler kısa. Palandöken'e sanırım pazar günü gideceğiz,yarını dinlenerek geçirmeyi kararlaştırdık.Ağrı'ya da uğramak planım var ama henüz net değil.
sabahı iple çekiyorum.

Çarşamba, Ocak 13, 2010

yolcu

Cuma sabahı yolcuyum. dağ havası ve beyaz karlar, hatta açık gökyüzünde sürüyle yıldızlar beni bekleyin... geliyorum.

Perşembe, Aralık 31, 2009

yeni bir yıl


herkese iyi bir yıl diliyorum. bugün ne mi yapacağım, ben de bilmiyorum. günün akışına göre belli olacak. ama sakin bir akşam geçirmeyi tercih ederim çünkü buna ihtiyacım var. günde altı saat kadar uyurken bunun bana yettiğini düşünürdüm. ama dün ne kadar da uykusuz kaldığımı anladım çünkü evvelki gece baş ağrısıyla birlikte uyudum ve ertesi gün onbir buçukta kalkabildim. bu sabah ne kadar rahat kalktığımı görünce anladım ki haftada bir iyice uyumak lazım. nitekim haftasonu bile erken kalkarım ben.
uçak biletimi aldım, ay ortasında Erzurum'a uçuyorum. güzel bir tatil iyi gelecek. sonra Antakya'ya gideceğim. köyümü o kadar özledim ki... acil bir çağrı olmadıkça on-oniki gün kadar tatil yapacağım.

Cuma, Aralık 18, 2009

ha gayret


kış geldi sonunda. şimdi yerler çürüyen yapraklarla dolu. bu sabah çektim bu çürüyen dev yaprakların fotoğrafını. günlerim koşuşturmaca içerisinde geçip gidiyor bu aralar. ne kadar da çok olmuş yazmayalı. en son bayram tatili için memleketime gitmiştim, geldikten sonra böylesine yoğun bir döneme gireceğimi tahmin etmiyordum. ama az kaldı, haftaya bu koşuşturmalarım azalacak ve derin bir nefes alacağım. ocak sonuna doğru da tatile çıkmayı planlıyorum, istikamet Palandöken olacak. şöyle bir izole etmeyi düşünüyorum kendimi, uzak mı uzak bir köşede durup kendimi dinleyeceğim.
ne kadar yoğun olsam da, vakit ayırıyorum kendime mutlaka. arkadaşlarımla birlikte oluyorum her zamanki gibi. bazen çıkıp sokakları arşınlıyorum, etrafı seyredip duruyorum, fotoğraf çekiyorum. şehri yaşıyorum yani. roman falan okuyamıyorum, en son Necati Cumalı' nın "yağmurlarla topraklar" romanını aldım, ne zamandır okumak istiyordum ama hala başlayamadım. Fahir Atakoğlu dinliyorum ne zamandır. ona ayrı bir değinmem lazım başka bir yazıda. film falan izlediğim yok ama Avatar'ı uzun süredir bekliyordum, nihayet gösterime girdi.
kısacası her şey yolunda maşallah. şu yoğun dönem bitsin, kendimi yeniden programlayacağım daha rahat ve stressiz çalışabilmek adına. iş hayatı tecrübelerim artıyor ve alıştıkça her şey daha da kolaylaşıyor.
ha gayret az kaldı.

Pazartesi, Kasım 23, 2009

başarmak


evet başarıyorum. ve bunu görebilmek, yeteneklerimi kullanabilip iyi sonuçlar alabilmek beni nasıl mutlu ediyor. doğan bir güneş gibi an be an büyüyorum.
yıllar boyunca sancısını çektiğim şeydi bir şeyler yapabilmek arzusu. yeteneklerimi keşfettiğim zamandan beri içimdeki harekete geçme arzusu beni rahat bırakmadı ama elimde hiçbir şey yoktu. şimdi o arzuladığım yol artık önümde açık bir şekilde beni bekliyor. her ne kadar hızla ilerlemek istesem de bu basit bir iş değil ama günden güne artan bir hızla ilerliyorum.
toplantılarda fikirlerimin beğenilip uygulamaya sokulması, ilgilendiğim konularda gösterdiğim çabaların ve uyguladığım yöntemlerin işlerlik kazanması ve bana olan güvenin günden güne artması nasıl anlatılmaz bir mutluluk.
bir şeyler yapabilmek ne kadar güzel bir duygu. inanıyorum ki daha çok şey yapacağım.
maşallah.

Cumartesi, Kasım 21, 2009

farkında olmak

bazen gün içinde çok koşturduğum ya da işime sıkı sıkı sarılıp kendimi kaptırdığım oluyor. ama yine de gözüm, kulağım, ruhum hep etrafımda olan bitenle birlikte oluyor, dünyadan, hayattan kopmuyorum. bu vesileyle kendimi robotlaşmış insanlar gibi olmadığım için mutlu hissediyorum. evet bir hayat var dışarıda ve ben o hayatı yaşamak istiyorum doyasıya.
geçen gün öğlen vakti geldim eve, odamdan çıktım ve salona geçtim kitaplar,dosya vesair şeylerle. kalorifer peteğinin yanında pencereye nazır bir yerde sırtıma yastığı, altıma minderi yerleştirip küçük çalışma masamı önüme çektim ve ayaklarımı uzattım. mis gibi kokan kahvemle birlikte işime koyuldum. ciddi bir şekilde çalışıyordum ama sık sık başımı kaldırıp pencereden dışarı baktım. perdeyi boylu boyuna açmıştım, zaten hiç sevmem perde çekmeyi. mahallem ağaçlarla her yandan bürünmüş olduğundan sonbaharın o eşsiz güzelliğini her an seyredebiliyordum. balkon kapısını ya da pencereyi ne kadar açmak istedim ama hava soğuktu. içeri giren temiz hava ve dış dünyanın sesleri bana huzur veriyor çünkü.
çoğumuz fark etmiyoruz ya da edemiyoruz. zaman bizim hayatımızı kolaylaştırıyor gözükse de aslında içten içe zorlaştırıyor. ben eminim ki eskiden insanlar daha mutluydu. çünkü bir aradaydık, kopmamıştık, ayrı düşmemiştik.
neyse ki birbirinden kopmamış bir çevrede doğdum, büyüdüm. asfaltlarda değil, topraklarda yürüdüm. betonların arasına sıkışıp kalmadım, yıldızları seyrederek uykulara daldım. trafik gürültüsü değildi penceremden içeri giren, ağustos böceklerinin nağmeleriydi.
inanıyorum ki hep öyle olacak.

Pazartesi, Kasım 16, 2009

başlarken


bugün ilk defa üşüdüm, sarındım montuma sıkıca. serin bir rüzgar ve içli bir yağmur sesi hakimdi etrafta.salına salına yürüdüm yine kaldırımlarda. ne büyük bir keyifti sabahın o saatinde. yine kahvemi almaya gittim, kulağımda Fahir Atakoğlu'nun eşsiz melodileriyle başladım günün mesaisine.

Perşembe, Kasım 12, 2009

bir güz günü

o sabah uyanmakta zorlandığım bir sabahtı, aslında uyanmak ya da yataktan kalkabilmek noktasında sıkıntı çekmeyen biriyken. apar topar hazırlandım ve yola çıktım ama o sabah o kadar farklı bir havadaydım ki her şeyi bir kenara bıraktım ve bir kahve alıp sağı solu kolaçan edip bu güzel güz sabahının farklı güzelliğini keşfetmek istedim.

kuruyan yapraklar ve boş bir patika.


sarıyla bezenen ağaçlar

sonbahar beni sakinleştirir, çoşkun ruhum dinginleşir, huzur bulur. sokakları çevreleyen bahçe duvarlarından görünen sarıya bürünmüş ağaçlar, esen serin bir rüzgar ve boş sokaklar beni rahatlatır, düşüncelerimi toplamamı ve kendime gelmemi sağlar. o yüzden güzün aylak aylak gezmek çok hoşuma gider.


evimin yolunu tutarken salına salına yürürüm sokaklarda. etrafımdaki bütün seslere kulak tıkarım. sakin bir modda son bulur günüm. her ne kadar bu sakinliği korumaya çalışsam da evde yine eski ben olur çıkarım.

Pazartesi, Kasım 09, 2009

dört buçuk ay sonra


aslında bayramda gitmeyi düşünüyordum memleketime ama artık dayanamadım ve kaçtım gittim. kolay değil, dört buçuk ay geçti ben en son evimi göreli ve hiç bu kadar uzun ayrı kaldığımı hatırlamıyorum.
limon ağacına mandalina aşılamıştık, bahçede gezinirken birden görünce sarı sarı, gülümsedim, mutlu oldum. kıyamadım yemeye ama bayram gidişinde mutlaka yiyeceğim.
her güz olduğu gibi bu güz de açmış çiğdemler. kedimiz yine doğurmuş boy boy yavrucuklar.
orada olduğum günden beri hava harikaydı ama benden önce epey yağmur yağdığı belliydi. bırakın yakmayı, soba dahi kurulmamış bizim evde. zaten her yıl kasım ayının ortasında kurarız sobayı. ama Antep' te kaloriferler yanmaya başladı.
en güzeli de bir iki yıldır göremediğim arkadaşlarımı görmek oldu. inşaat mühendisliğini bitiren bir arkadaşım kendi işini bile kurmuş daha yeni, ilk kartını aldım büyük bir gururla. ömrümün sonuna kadar saklamayı düşünüyorum. buluştuğumuzda ben eski Neco'yu her zamanki gibi görmeyi beklerken, o karşıma gömlek, kumaş pantolon şeklinde klasik iş erkeği modundaydı. "artık Neco değil, Necmettin Bey'im. " dedi bana. o kadar ki, sohbetlerimiz bile değişti, artık iş konuşur olduk. hey gidi günler...
iyi ki gitmişim dedim kendime. bu kadar açmamalıyım arayı, bunu da anladım ama söz bile veremiyorum kendime.


güz çiğdemleri

Salı, Kasım 03, 2009

yaz sonrası


dökülen ve çürüyen yapraklar...boşalan parklar, ıssızlaşan sokaklar.
günlerdir yağmur yağıyor şehirde. evim karanlığa büründü ve kaloriferler yanmaya başladı.
şimdilerde sokağa çıktığımda mahallenin yaramaz çocuklarını göremiyorum sokaklarda. birkaç ahbabım var bizim apartmanda, birisi Mert, onun kardeşi Cenk, sonra üst kattaki ve alt kattaki Emre ve Onur. onları görmek güzel oluyordu, bazen şaka yapardım, bazen de boş boş geyik. küçük Cenk, küçük Emre'yi şikayet eder, kızmamı bekler ama nafile. neymiş taş atmış bizim balkona... emre donuk bir yüzle bakar ama hiç kızmadığımı görür, sonraki günlerde beni her görüşünde selam verir asker gibi.
Mert ve Cenk'in annesi genç bir bayan. beni gördüğü yerde "ablam, ablam..." diye başlar konuşmaya soluk almadan nerdeyse. amma da çok konuşur ama çok canayakındır, bir de çok süslü. yazın bol bol karşı apartmandaki ahbaplarıyla olan pencereden pencereye muhabbetlerini dinledim. bir keresinde saat gece on buçuk olmuş,karşı apartmandan komşusu bağırıyor:
- haydi kız parka iniyoruz çay içmeye.
- yaa,tamam geliyorum hemen.
- ben çaydanlığı aldım, sen de tepsiyi bardakları kap gel.
üst kat Emre benim en sevdiğim uşak. şirin mi şirin ama fırlama mı fırlama. ne zaman bize gelse beni görse cıvıtır, ciddi ol derim, kızıyorum derim nafile. kızkardeşleri var, yazın apartman kapısının önünde bağırışmalarıyla az mı sabır çektirdiler bana. karşı apartmanın da çocuklarıyla birlikte bağır çağır oynarlardı. bir keresinde üst kattan biri başladı bağırmaya:
- yeter be sizin ettiğiniz bütün yaz, başım beynim şişti, gidin parkta oynayın.
çocuklar buna iyice gıcık verirler,bir de kadın içeri gidince iyice bağırmaya başlarlar. kadın bir daha çıkar bağırır:
- bana bak gelirsem oraya koparırım o dilini. babanız gelsin söylemezsem sizi.
kadın ne yapsa, ne dese nafile. ben de bütün kalbimle kadına destek çıkarım, hadi sal şunları, hallet şu işi der dururum ama nerde...
balkonda kahvaltılarımız da bitti, akşam yemeklerimiz de. bir keresinde arkadaşım sağolsun kahvaltıda çaydanlığı üstüme devirmişti de evde bol pantolon giydiğimden yanmamıştım.
bu böyle uzayıp gider.
şimdi kış geliyor, artık içerilerde sıcak çaylar ve sıcak sohbetler ederiz biz de. sonra ne çok özleriz baharı, yazı. kavuşursak, bir daha yaşarız güzelliklerini.

Çarşamba, Ekim 28, 2009

inovasyon ve Gaziantep


uluslararası genç girişimciler kongresinin Gaziantep ayağı dün akşam gerçekleştirildi. ilk konuşmayı yapan Gaziantep sanayi odası başkanı "inovasyon" ile başladı, devam etti ve bitirdi.
o anlattıkça ben heyecanlandım, işte benim de sonuna kadar savunduğum şeyler bunlar. hoş benim mesleğimin iktiza ettiği esaslar inovasyon temeline dayalı zaten;ama bunu aktive edemeyen o kadar çok mühendis var ki. ağustos ayında bir konferansta Gülsan Holding insan kaynakları müdürü iki aydır istediği kriterlere uygun mühendis bulamamaktan şikayetçiydi. umarım şimdi bulmuştur:)
GSO'nun takdire değer çabaları ve projeleri gerçekten sevindirici. bunda da başkan Nejat Koçer'in ve Gaziantep sanayicilerinin rolü büyük. sanayi açısından çok parlak bir şehir olan Gaziantep kısa sürede çok daha azim yerlere gelecek, bunu daha da hızlandırmada hepimize iş düşüyor; çalışmalıyız çünkü vakit az ve yapacak şeyler çok.

Salı, Ekim 27, 2009

yalnızlık mevsimi


bitmek bilmeyen yaz havasının ardından dün şehirde sonbaharın ilk belirtileri ortaya çıkarken, akşam saatlerinde yağmurun da başlamasıyla her şey rayına oturdu. pencere açık arkadaşımın odasında onunla muhabbet ederken yağmurun şıpırtılarını duydum ve çok mutlu oldum.
Kasım ayı gelmek üzere ve en sevdiğim aylardan birisi de odur. bu ayda yalnızlık duygusunu yaşamayı ve onun tatlı yanlarını hissetmeyi çok seviyorum. şehri bir hüzün kaplarken, düşen damlalarla sanki her şey senin yalnızlığına ağlarken ve sararıp düşen yapraklarla ayrılık ve onun getirdiği yalnızlık duygusu daha bir belirginleşirken; yalnızlığı yaşamak, o duygu selinde yalnız yürümek büyük bir keyif. soğuk bir rüzgarın esmesiyle bir hışım dökülen yaprakların akla getirdiği ayrılık duygusu ve o manzara çoşkun ruhumu dindiren en güzel yollardan birisi benim için.
şimdi her şey yavaş yavaş gidecek, sonra beyaz bir örtü kaplayacak her yeri,sanki bu elim hali örtmek örtbas etmek istercesine. ama yine bahar gelecek ve her şey eskisinden daha güzel bir şekilde ve taptaze geri dönecek bize.
şimdi biraz özlemek zamanı.

Cuma, Ekim 23, 2009

yazdan kalma bir akşamüstü

akşam saat beşi geçiyordu. çalışmak üzere dökümanlarımı hazırlamaya niyetlenirken kapı çaldı, gelen iki şamatacı dostumuzdu; geldikleri gibi evde bir şamata koptu doğal olarak. o şamata süredursun, telefon geldi, arayan babamdı. meğer anneannem hastalanmış, hastanedeymiş. ne olduğu konusundaki ısrarlarıma rağmen iyi olduğunu ifade edip geçiştirdiler her zamanki gibi. hatta annem haberim olmasın diye tembih etmiş, sebebi meşguliyetimin çok olması ve onların aksama ihtimali. telefonu kapattım ve evdeki şamatayı bir kenara bırakıp dışarı çıktım. kulağımda "bu böyle" nin tatlı melodisiyle Sertab Erener bana eşlik ederken düşüncelere daldım.

tatlı bir Ekim akşamı yaklaşıyordu; ılık bir hava, okşayan bir güneş hakimdi şehre. liseliler okuldan dağılıyordu, şalvarlı bir yaşlı amca Hoşgör Parkı'nın spor aletlerinden birini kullanmaya çalışıyordu, beni gülümsetti. caddelere sokaklara girip girip çıktım, Kolejtepe'nin kaldırım ve kilit taşlarını adım adım arşınladım. anneannem aklımdaydı, o güzel insan. belki iyileşecek, belki de bizi terk edecek; Allah bilir. en son onu ziyaret ettiğimde bana " siz yeterki iyi olun, ben hasta olayım sizin yerinize." diyecek kadar bizleri seven; her torununa "kurban olayım sizi veren Allah'a" diye şefkat etmekten hiç usanmayan tatlı insan.
sokağıma tekrar geldiğimde bir apartmanın bahçe girişinde oturan yaşlı bir teyze gördüm. kalbimdeki tuhaf hislerin teşvikiyle onun yanına gittim. yaklaştığımda beni görünce gözlerinin içi gülümsemeye başladı. "teyzeciğim nasılsın?" diye sordum. tatlı tatlı gülümseyerek ve yarım yamalak konuşmaya çalışarak iyi olduğunu ifade etti. "sağlığın, sıhhatin yerinde inşaallah?" diye devam ettim, yuvarlanıp gidiyoruz dercesine şükrünü ifade etti. benim kim olduğumu sordu, ben de anlattım ve dua istedim ondan. ellerini kaldırıp gözlerini yukarı çevirerek her yaşlının yaptığı tavırlarla dua etti bana. anneannem içi de dua istedim ve "benden bir isteğin var mı?" diye sorduktan sonra "selametle kal" diyerek ayrıldım yanından. o kadar tatlı konuşuyordu ki ve o kadar şeker ve masumdu ki. içimi bir sıcaklık kapladı, eve döndüm büyük bir sürurla. kalbim rahattı, belki yaşlı teyzenin duasının tesiriydi.

Pazartesi, Ekim 19, 2009

terfi mi ettim ne?

yoğun ve esnek geçen bir dönemdeyim. yükümlülüklerimi kaldırabilecek bir tempoda ve rahatlıktayım bu da işlerimi düzene koymakta çok işe yarıyor. geçen hafta çarşamba günü toplantı kararı alındı ve buna ben de davet edildim. hayatımın ilk toplantısıydı ama ben oldukça başarılıydım. bu bir acil toplanıştı ve Ağustos ayında atandığım birimde çıkan problemler ve onlara getirdiğim çözüm önerileri oldukça beğenildi. toplantının neredeyse yüzde sekseninde ben fikirlerimi beyan ettim ve aynen kabul edildi. gözlemlerim ve çözüm stratejilerim takdir edildi ki bu beni çok mutlu etti. cuma günü bir daha toplanıldı ve bu sefer üç saat kadar sürdü. diğer birimlerdeki meseleler de konuşuldu, kararlar reyimize sunuldu. bundan sonra her cuma haftalık değerlendirme toplantısında bulunmak durumundayım.
bir de hiç beklenmedik bir şekilde bütçe bana devredildi. bu konuda da artık söz sahibi ve karar mercii oldum. bütçeyle ilgilenen kişi benim çok yakın arkadaşım ve bu sorumluluğun kendisinden alınması noktasında müteessir olduğu gerçek. bir de yakın arkadaş olunca sen ne kadar ılımlı davransan da birtakım sorunlar çıkıyor. maalesef dün böyle bir şey oldu,o iyi niyetli ve samimi birisi ve biz çok iyi dostuz ama iş noktasında dostluk işe yaramıyor. yine de biz mükemmel bir dostuz ve bu konudaki sıkıntıyı hallettik.
bütün bu gelişmeler noktasında benim memnuniyetim ne vasat ne de had safhada. ben toplantılarla ya da bütçeyle falan uğraşmak istemiyorum aslında. bunlar benim mizacıma, amaçlarıma ve mühendis kimliğime ters. ben gerçek dinamiklere erişmek istiyorum. yenilikçi, enerjik ve farklı olmalıyım. dünya hızla değişirken ve yeni süreçler belirirken ben toplantılarla uğraşamam. bu gelişmeler noktasında farklı dinamikler elde etmeli, süreci hızlandırmalı ve enerji katmalıyım. yeni projeler ve stratejiler üzerine yoğunlaşmalıyım. işte istediğim bu.
şimdi böyle devam edeceğim ama kimse zannetmesin ki bir yandan da kafamdakilere yoğunlaşmıyorum. bir şeyler yapmalıyım, kesinlikle.