Pazartesi, Mayıs 26, 2008

yaz rüyası

yazlar en güzel taşralarda yaşanır.
güneş erkenden doğar dağların ardından. son serinliktir bu, uzun ve sıcak bir gün olacaktır.
kalkarsın miskinliği bırakıp erkenden, o serinlikte yüzünü yıkarsın bahçedeki çeşmeden.
ev kalabalıktır malum, sülaleden yakınların buluşmuştur. ev sahibi çoktan kalkar ve kahvaltı için hazırlıklara başlar. işçilerden hanımlar leziz taze ekmek pişirir tandırda ya da saçta, kokusu gelir buram buram. iki katlı evin önündeki avluya serilir uzun bir sofra. taze köy peyniri, biber kızartması, kef, katıklı ekmek, kızarmış çökelek, tuzlu yoğurt, domates, zeytin ve sıcak ekmek.
kahvaltı uzun olur, tadına doyum olmaz; çaylar dolup boşalır, yemekten sonra da devam eder. sıcak iyiden iyiye hissettirmeye başlar kendini ama ağaçlar kapatmıştır evin dört bir yanını. kimi işçilerin yanına çalışmaya gider, kimisi kalıp öğlen yemeğine hazırlığa başlar. kimisi de suya yüzmeye gider sıcaktan önce.
herkes öğlen yemeğinde buluşur, yemek biter millet mayışır. hamakları kapan kapar, kapamayan içeri geçer. avlunun bir köşesinden türküler çalar sıcak öğleden sonrasının sessizliğinde. uzaktan kubağaların sesi yankılanır, sineklerin vızıltısı, cırcır böceklerinin çığırtısı duyulur. herkes serinliği beklemektedir.
akşama doğru hoş bir esinti çıkar, tam da çay vaktidir. güzel sohbetler edilir, sonra akşama hazırlık başlar. güneş batmaya yakın suya yüzmeye gidilir, martlıların akşam ziyafeti seyredilir. sandalla akşam sefası yapılır, suda taş sektirilir.
yaz akşamları başkadır, avluda yemek yenir. eğlenceli sohbetler edilir, işçiler de bizimledir. oyunlar oynanır, çoşulur da silah bile sıkılır.
terasa uzun yataklar serilir, kadınlar ve çocuklar birlikte yatar. o yastık muhabbetleri ve kahkaha krizleri ne güzeldir. binlerce yıldızı seyrederek uykuya dalınır.
yazlar ne güzeldir, hele de taşradaysan.

Cumartesi, Mayıs 10, 2008

yeniden

özlemişim...
doya doya gülüp sohbet etmeyi, şaka yapmayı, sokaklarda yürümeyi, acıkmayı, akşam yemeklerinden sonra iki bardak Seylan çayını...
bir haftadır bağırsaklarımda illet olan mikrop beni yatağa mahkum edip hayattan kopardı, şimdi kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyorum. hala kaç günlük sakalımı kesmedim, arkadaşım beni ilk defa tıraşsız gördüğünü bile söyledi. öylesine sancılar çektim ki ve o kadar çok uyudum ki yatağa girmeye tahammülüm kalmamıştı.

yolları bile özlemişim, giderken fark ettim.
sanki uzun bir ayrılık olmuş gibi özlemle baktım topraklara, yeşilliklere. minibüse iki takım elbiseli bindi, gayet şık ve bakımlı. hastalıktan yeni çıkmış halimle kendimi en sıradan insan gibi hissettim, hoşuma gitti birden. Hassa' da indim, hava gülümsüyordu bana, her yerde kuş cıvıltıları. Hatay' ın en şirin, en sevdiğim ilçelerinden birisinde, sakin ve şirin merkez caddesi Hürriyet' ten çıktım yukarıya. solunda bir sokakta pazar kurulmuştu, girip şöyle bir göz attım. yenidünya, çilek, erik... salatalık kırk kuruş. üzüm bağlarıya meşhur bu ilçeden ailemle geçerken durup üzüm aldığımız gün geldi aklıma, tam da mevsimiydi. şimdi olsa götürürdüm anneme dedim.
Maraş' tan gelen otobüse atladım, güzelim üzüm bağlarını seyrettim; bir ara sağnak dokundu dallarına. iki tane turist bindi Kırıkhan' da. onların yanında hepimiz tam bir Anadolulu' yduk.

dün gece bol sağanaklar yıkadı Antakya' yı, şimşekler, gök gürültüleri. öylesine özlemiştim ki bu havayı.
yeniden doğmuş gibiyim şimdi, özemişim yaşamayı. en çok da yağmurları, sağnakları. sırf onun için bile, bu dünyada yaşamaya değer herhalde.

Pazar, Nisan 27, 2008

anı iskeletleri

hayat bir ayrılıktı, bir kaybediş.
biz yaşadığımız, gördüğümüz halde farkına varamadık hiçbir şeyin, bakarkördük hepimiz.
bir ayrılıktır hep yaşadık, yaşıyoruz ve yaşayacağız da.
şarkılar bize ayrılığı anlattı hep; kitaplar ayrılığı, sonbahar ayrılığı... toprak, yeryüzü, gökyüzü...
bakarkördük hepimiz.
öyle tokatlar yedim ki, kendime geldim; kurtuldum bu körlükten, uyuşmuşluktan. baktım dünyaya, hayatıma, yaşadıklarıma.
anneannem. canım anneannemin mahallesine gittim uzun aradan sonra. belki orada doğmadım ama çocukluğumun bir kısmı geçti orada. her şey o kadar değişmişti ki, kurtulduğum bakarkörlüğüm bana çok şeyi göstermemiş. yeşil kalmamış, her yer apartmanlarla dolmuş. halbuki o apartmanların yerlerinde kocaman bahçeli kerpiç evler vardı. anneannemin güzel komşuları yaşardı oralarda.
bahçesindeki kızılcıkları yediğimiz, kapısını çalıp şeker istediğimiz, dut mevsiminde sevinçle gidip ağaçlarına dadandığımız, büyüklerimiz erişte kesip salça yaparken onlara yardım ettiğimiz, saçta ekmek yaparlarken imrenip bizim de küçük ekmekler açıp pişirip yiyerek mutlu olduğumuz, bulgur yapmak için kazanlarda buğday kaynattığımız, balık tutmaya giderken solucan topladığımız... o güzel insanlar, güzel komşular, o güzel bahçeler.
kimisi hala var o insanların, kimisi de yok. ama yaşadığımız güzel şeylerin hiçbirisi yok artık. güzel anneannem hala aynı mahallede, geriye kalan bir iki eski komşusuyla beraber.
geriye kalan sadece anı iskeletleri.
bense mutluyum; yemyeşil mahallem, sıcak insanlar, sımsıkı komşuluklar. yaşadığım o güzellikleri kaybetmek bana hüzün verse de, şimdi sahip olduklarım onları hiç aklıma getirmiyor. hiçbirini kaybetmek istemezdim elbet ama zaten...
hayat hep bir ayrılıktı, bir kaybediş.

Salı, Nisan 15, 2008

Adana'nın yolları taştan

pazar günü Adana kaçamağı yaptık, haftasonları bir yerlere gitmek artık adet oldu bende. sabah sekiz buçuk gibi yola çıktık ve on bir gibi oradaydık.
kuzey yolundan Adana'ya girdik ve bizi ilk olarak Seyhan Nehri karşıladı. bunca yıldır bu civarlarda yaşadığım halde daha önceden hiç gitmediğim için dikkatle izlemeye başladım etrafı. sola dönüp nehir boyu giden bir yola girdik. inanılmaz güzellikte bir yerdi burası, solunda nehir sağında evler ve her yer bol palmiye olmak üzere yemyeşildi. ah çektim içimden, işte Akdeniz bu. ne zaman palmiye görsem kendimden geçerim. ne kadar da yakışıyor her yere, bu güzellikleri görünce aklıma Antep geldi, ben Akdeniz' siz yapamam dedim.
Adana'nın meşhur Sabancı Camiisi ve etrafındaki parklar o kadar güzel bir görüntüydü ki gitmek istemezdiniz oradan. pazar olması ve havanın da sıcak olması münasebetiyle cıvıl cıvıldı her bir köşe. fıskiyelerden fışkıran sular o kadar çoktu ki anlatılmaz.
Adana'nın eski çarşısına gittik, o civarları pek sevmedim çünkü eski yapılar olması itibariyle çirkinlerdi ve o civarda her yer Adana kebabı kokuyordu:) şalgam da içmedim çünkü sevmiyorum. ama içli köfte çok güzeldi, hoş o pek Adana'ya has değil ama neyse.
çok park gördüm, her yer yemyeşil ama dikkatimi çeken bir çarpıklık bazı yerlerde modern yapılarla çarpık kentleşmenin içiçe olması.
her şeye rağmen çok güzel bir şehir ama çok da sıcak; bunaltıcı bir hava vardı o gün.hasılıkelam ben Adana' yı sevdim, yine gideceğim.

Pazar, Nisan 06, 2008

halim vaktim

bende Mecnun'dan füzun aşıklık istidadı var
aşık-ı sadık benim, Mecnun'un ancak adı var
bugünlerde deli gibi kitap okumaya daldım. divan edebiyatına merak saldım, Fuzuli'den beyitler ezberlemeye başladım. o kadar merak ki eski alfabeyi öğrenip elyazmalarını okuyabilmeyi ve sağa sola kendi elyazımla beyitleri karalayabilmeyi hayal ediyorum.

baharı arzu ettiğim gibi yaşayamamaktan dertlendim.doğru düzgün yağmur görememekten,şimşeklerle yıkanan pencerelerimi seyredememekten muzdaribim.kara bulutlar çöksün, yağmur yağsın günlerce,olmaz mı...kendimi melankolik şarkılara attım böylece.mesela şu şarkı iyi gider:

Salı, Nisan 01, 2008

değişen Ankara

bu Ankara gezisini anlatmak için nereden başlamam gerekiyor emin değilim; en iyisi ilk gözüme çarpanlardan başlamak ve devam ettirmek.

pahalılık.ben Ankara'dayken de bu şehir pahalıydı ama bu kadar da değildi. ben pahalı bile demiyordum bu şehre, gerektiği gibi diyordum. ama en son yazın gittiğimden bu yana ne kadar değişiklik olmuş şok oldum. sonra dedim ki kendi kendime, iyi ki burada kalmadım.
modernizm. Ankara mahallelerinin sevdiğim bir tarafı çok katlı yapıların azlığı, nitekim en fazla üç kat olan evler benim çok hoşuma gider. öte yandan iş merekezlerinin olduğu bölgelerde ciddi bir modern yapılaşma gözledim, gökdelen tarzı, "uçuk" diye tabir ettiğim yapıların temelleri hızla atılıyor Ankara'da. yakında kendimi Japonya'da falan hissedebilirim.
insanlar.Kızılay da mağazanın birinin önünde durup geleni geçeni şöyle bir gözlemledim, karşıma çıkan tiplerin çeşitliliği beni düşündürdü. insanların robot gibi dolaşması, çıkarcılığın artması, mutsuzluğun çoğalması... kendime burası Türkiye mi, bu insanlar Anadolu insanı mı diye sormadan edemedim.
dostlarım. onları yeniden görmek çok ama çok güzeldi. sadece üç güne sığdırabildiğim gezim herkesi görmeme yetmedi. onların sıcaklığı olmasa bu soğuk ve kasvetli Ankara çekilmezdi.

Ankara olması gerektiği gibi değil maalesef. bize bırakılan yarınların içinde Ankara böyle olmamalıydı.benim yaşamak istediğim Ankara böyle olmamalıydı.

Salı, Mart 25, 2008

Ankara yolcusu

günler durmaksızın geçiyor gidiyor,bahar da iyiden iyiye geldi.yoğun günlerin arasında ben küçük bir kaçamak yapmak arzusu ile perşembe günü (o günü sabırsızlıkla beklemekteyim.) Ankara'ya kaçıyorum. arkadaşlarımı, dostlarımı çok özledim.bol fotoğraf ve havadis getirmek arzusundayım.

Pazar, Mart 16, 2008

su zeyti

zeytini anlatmaya tarifler yetmez benim hayatımda. o benim için çok özel bir nimettir bu dünyada. kendisi ayrı bir lezzet, yağı ayrı bir dünya, çekirdeği dahi ziyan olmayacak derecede önemli.
nasıl Karadenizliler için hamsi varsa biz Akdenizliler için de zeytinyağı hayatımızın vazgeçilmezi. vazgeçilmez olanın en iyisini elde etmek de bizim işimiz doğal olarak. başka Akdeniz memleketlerini bilmem ama bizim zeytinyağını en halis haliyle elde etmek için kullandığımız bir yol var, işte bu yolla elde ettiğimiz zeytinyağına biz "su zeyti" ya da "su zeytinyağı" diyoruz. niye mi?
önce zeytinleri toplarız, sonra özel bir ezme aleti olan "dibek" e zeytinleri dökeriz. dibek her şeyi taştan olan bir ezme aleti, basit bir alettir ama iyi çalışır, bir nevi değirmen gibidir ama genişliği bir kuyu ağzının genişliği kadardır ve içi çukurluk değildir, üstüne zeytinleri döküp ortasındaki ezmeye yarayacak taş kısmı bir at, eşek vb. hayvanla döndürürüz. sonra ezilen zeytinleri bir küçük havuza dökeriz, içine de kaynar suyu ekleriz. sıcak su ve püre zeytin birlikte karışır ve bulamaç haline gelecek şekilde yoğrulur. sonra hanımlar elleriyle avuç avuç alıp sıkmaya başlarlar bulamacı, neticede havuzda sadece zeytinyağı ve su kalır ve malumdur ki zeytinyağı üste çıkar.üstteki zeytinyağı alınır ve mis gibi leziz bir yağ elde edilir.

iki yolla saf zeytinyağı elde ederiz Hatay'da: biri fabrikada preslenmiş yol biri de bu yol. fabrikasyon zeytinyağlarından çok farklı şekilde özel bir tadı vardır su zeytinin, bütün doğallığıyla soframızdadır, en halis altın sarısı haliyle. içine emek de girmiştir,onun kattığı lezzet de ihmal edilemeyecek derecededir. zaten marketlerdeki rafine yağlara hiç yanaşmayız biz; zeytinyağının hasından, lezzetinden eser yoktur onlarda.
bir gün mutlaka su zeytini tatmanız gerek, ama önce bu büyük nimeti sevmeniz gerek.

Pazar, Mart 02, 2008

aşkım bahar

bu ağacın ilginç bir özelliği var;yapraklarını güzün dökmez,baharda hem yenilerini verir hem de eski olanları döker.
defne ağacı ve çiçeğinin tomurcukları.
yenidünya ağacı ve taze yaprakları
baharın habercisi mis kokulu nergis çiçeği
sarı,eflatun ve beyaz renkte kır çiçekleri

Cumartesi, Şubat 23, 2008

günler

günler bugünlerde hem çok çabuk geçiyor,hem de çok yavaş.yapacak bir sürü işim var ama yorulmuyorum,sıkılmıyorum.memnunum hayatımın bu kadar dolu,bu kadar anlamlı geçip gitmesinden.
geçen hafta Antakya'daydım;bizim topraklara çoktan bahar gelmiş bile.o haftasonu her yere kar yağarken biz yağmurlarla boğuştuk,filizler kuru dallarından patlamıştı,şimdi o yağmurun üstüne iyice açılırlar.yıllar geçtikçe daha erken açıyor ağaçlar bizim diyarlarda.geçen sene yirmi şubattan sonra sürgünleri görmüştük,bu sene onu da bekleyemediler.
Antep'e dönüş yolculuğum ise bir harikaydı.İskenderun'a giderken Amanoslara tırmandığımızda bulutun içine girdik ve bulutun içinde bile yağmur yağıyordu,ne hoş.Osmaniye'den sonra beyaz örtüleri uzaktan görmeye başladık.sonra uzun bir tünele girdik ve çıktığımızda her yer bembeyazdı.bir yanı yağmurlu bir yanı karlıydı tünelin.sonra hep bir kar bir yağmur manzaralarıyla gidedurduk.çok harika bir yolculuktu.

havalar ısındı,ben pek memnunum.ama günlere sığamıyorum bir türlü.yaz gelse deyip duruyorum,beklediğim o kadar çok şey var ki.işte o yüzden günler hem yavaş hem de hızlı geçiyor benim için.

Cuma, Şubat 01, 2008

Antakya ve ılık bir kış sabahı 2

Vali Ürgen Alanı'ndaki heykelin altına işlenmiş Hatay mozaiklerinin bir kopyası.milattan öncelere dayanan asırlık tarihiyle bu topraklarda güzide mozaik yapılar bulunmuş ve müzede sergiye açılmış.şu anda dünyanın ikinci büyük mozaik müzesi konumunda.
tarihi Antakya yapılarından eşsiz güzellikte bir yapı daha ve şu anda valilik binası olarak kullanılmakta.zeminin meyilli olmasından dolayı fotoğrafta eğik durmakta.binaya girişte tam ortada sizi geniş bir merdiven karşılamakta,dolayısıyla saray tarzı bir yapısı var bu binanın,dış ihtişamı da buna bir delil olarak görülebilir.
valilikten çıkışta tam karşınızdaki cadde burası.çevreleyen binaların büyük çoğunluğu tadilattan geçerek tarihi yapısı korunmuş olmakla birlikte ileride sağda görülen yapının haraplığı göze çarpmakta,umulur ki en kısa zamanda o da elden geçer.tam ilerideki kubbeli yapı ise yine tarihi olan ortodoks kilisesi,avlusuyla birlikte hepsi taş yapı.cemaati oldukça fazla olan bu kilisenin her akşam ve pazar sabahları çanı çalar.özellikle akşam çaldığında civardaysanız bir müddet sonra okunan ezanla birlikte kendinizi bambaşka bir şehirde hissedersiniz.
kimi şehirlerin Ulu Camisi yenidir,kimilerinki tarihi,Antakya'ya da yakışanı tarihi olmasıdır herhalde.dikdörtgen şeklinde tamamı taş bir yapı ,avlusu iki taraflı,ön tarafı görmekteyiz;arka tarafta ise bahçelik ve türbe ve mezarlar mevcut.çok eski zamanlardan bugüne kadar gelen mezarlar hala dimdik ayakta.sabah olduğu için üç kapısı da kapalı ama avlusu hiç boş kalmaz,çarşının tam ortasında çünkü.
Posted by Picasa

Pazartesi, Ocak 28, 2008

Antakya ve ılık bir kış sabahı

burası Vali Ürgen alanı,biz vali göbeği deriz.ortada eski Antakya zamanlarına çağrışım yapan bir heykel bulunur,heykelin etrafı havuzdur ve aslan başlarından sular çıkar.karşıdaki yeşillik parktır,bizim yazlık mekanlarımızdandır,evimizin çok yakınlarında olduğu için.bir keresinde arkadaşımla oturacak bank ararken "şöyle boğaza karşı oturalım." diyerek meydanı farkında olmayarak boğaza karşı oturmaya benzetmiştim.
burası vali göbeğinden köprübaşına gider.caddede genellikle markaların mağazaları vardır,güzel bir gezmelik yoludur,yolun sonu aşağıdaki fotoğrafın olduğu meydana çıkar.
burası şehrin en işlek merkezi,hayatın aktığı yerdir,adı köprübaşıdır halk arasında,nitekim köprüyü arka tarafta seçmeniz kabildir.minaresi görülen cami her şehirde illaki bir tane olan Ulu Camii.karşı dağın adı Habib Neccar.bu zatın hikayesi ise şöyle:zamanında kente gelen İsa'nın havarilerine inanan tek Antakyalı olduğu rivayet edilen bu zatı halktan bir topluluk dağın başına çıkarır ve orada kafasını keser,aşağı yuvarlanan kafası bir yere gelip durar ve sonra kafası toprağı deler,aşağılara kadar toprak oyulur ve bir yerde kalır.sonra gövdesini de getirerek gömerler.şimdi bu zatın türbesinin olduğu yerde Anadolu'nun ilk camisi kuruludur.zatın mezarı yerin altındadır,merdivenle inilir,onun üstünde de iki havarinin mezarı bulunur.dağın eteği çoğunlukla tarihi Antakya'dır.Asi nehri eski ve yeniyi çoğunlukla ayırır.
tarihi Antakya'dan bir eski yapı.şimdi özel lise olarak kullanılmakta.estetik yapısıyla çok özel binalardan bir tanesi.
Posted by Picasa

Salı, Ocak 22, 2008

akşam güneşi

maziye,parlaklık ve yakıcılığı kalmamış bir akşam güneşine bakar gibi gözlerimi kırpmadan bakabiliyordum.
Reşat Nuri Güntekin
bahardan kalma bir günde benim evde tıkılıp kaldığım nerede görülmüş.hele bir de Antakya'daysam ve güneş çok davetkarsa olacak iş değil.bahçemizin güzel bir köşelerinden bir köşe buldum yine kendime,bu köşe tam da çiçek harığının arkasında batıya bakan tarafta sevdiğim uzun çam ağacının altı.tam karşımda akşam güneşi,sıcacık.aldım kahvemi ve kitabımı,oturdum otların üstüne keyfe başladım.sonra her zaman olduğu gibi kediciklerim geldi yanıma meraklı gözlerle.önce epey bir incelediler ne yaptığımı,sonra onlar da çöküp oturdular benimle.güneş gidince birden serinledi toprak,ben de hamakta devam ettim keyfime,tabi kedilerim de benimle.biri bir yandan öteki diğer yandan ağaca çıktılar,sallanan hamağın çekiciliğiyle oyuna başladılar,öyleki sağımdaki ağaçtan düşüyordu,çok komikti.ikisi de aşağı inip küçük yavrular gibi oyuna başladılar,kocaman kediler oldular ama hala oyunda akılları.onları izlemek ve tepemdeki ağaçta ötüşen kuşarı dinlemek çok keyifliydi.akşam güneşi iyice kaybolmaya yüz tutunca kitabımı bıraktım ve içeri geçtim.
baharı çok özledim.

Cuma, Ocak 18, 2008

yağmurlu deniz

bırakın beni
dışarıda yağan yağmurlar alsın
yanısıra yağan yağmurların
kaldırımların dibinden dibinden
mutludur denize doğru giden

o her gün oyuklarından yere iner
yaprak yaprak merdiven bir ağacın
biraz dudak boyar biraz taranır
önünde içi yağmur dolu bir aynanın
çıkar adımlarını yağmurlara bırakır

açıklarda denizin üstünde yüzen
yağmurlarlayım ben
aşk yorgunu dinlenen



bana şiiri sevdiren;öyküleriyle,romanlarıyla,oyunlarıyla taşra hayatını,toprağı,yağmuru,Ege'yi en güzel şekilde anlatan;üslubuyla beni etkileyen,eserlerindeki her cümlesini bana büyük bir şevkle okutturan Necati Cumalı'ya ölümünün sekizinci yılında sonsuz saygılarımla.

Cumartesi, Ocak 12, 2008

yeşil vadi

geçen günlerden bir gündü.
soğuktu ayaklarım,üşüyordu;ıslaktı.
güneş düşmüştü çimenlerin üstüne,çıkardım ayağımı,bastım üstüne,sıcağı ararken başka bir şey buldum onda...birdenbire çocukluğuma gittim o an.aklıma o narin hassas çocuk ruhumla yaşadıklarım geldi.evimiz ilçenin dışına doğruydu,kocaman bir bahçemiz vardı,yarısından azına ekip biçmiştik envai çeşit sebzeyi.sebzelerin yataklarının kenarları ise mısır ve ayçiçeği ile doluydu.içine girdiğim zaman çıkmak istemezdim o güzelim bahçeden.
bahçemizden çıkınca yine bahçeler vardı,evler birbirinden uzaktı biraz.bizim meskenimiz kentten bayağı bir kopuktu aslında.kentten çıkmaya yakın sağa bir yol ayrılır ve yokuş aşağı inerdi,sağı solu yine bahçelikti ve tek tük evler olurdu.o bahçeli evlerden birinden hep gül koparır öğretmenimize götürürdük.iniş bitince ev kalmazdı,tam o noktada bir köprü vardı,etraf da çoğunlukla kavaklıktı.köprüyü geçince yokuş yukarı çıkar ve nihayetinde bizim meskene varırdık.severdim oraları,bir çok da arkadaşım vardı.
bizim bahçenin solundan çıkıp tarla ve bahçelerin olduğu tarafa gittim bir gün.gittikçe gittim,içimde biraz korkuyla biraz da hevesle ilerledim. etrafı kavaklarla diğerlerinden ayrılmış bir yere geldiğimde gözlerimle gördüğüm manzara beni öylesine mutlu etmişti ki.bu bir yonca tarlasıydı,yemyeşil yoncalar.başladım yoncaların üstünde debelenip dönmeye.kendimi ne kadar da mutlu hissediyordum,çok sevmiştim burayı.sonra bir isim buldum ona,adı "yeşil vadi" ydi artık.
fırsat buldukça kaçıp yeşil vadime geliyor,yoncaların üstünde yuvarlanıyor,dört yapraklı olanlarını bulmaya çalışıyordum.çok seviyordum burayı ve arkadaşlarımı da getirmeliydim mutlaka...ve getirdim de.onlar da benim gibi çok sevdi yeşil vadimizi.
bir gün o taraflarda annem,kardeşlerim ve doğru anımsıyorsam teyzemle birlikte vişne toplamaya gitmiştik,dere boyunun kenarlarındaydı vişneler,biz ağaca çıkıp büyük bir zevkle hem yiyor hem de topluyorduk.vadimi onlara da göstermeliydim mutlaka,ya o gün ya da piknik yapmaya gittiğimiz günlerden bir gün anneme vadimi göstermeye karar verdim ve onları ardım sıra götürdüm oraya.ne mutluluktu benim için...
şimdi o bahçemiz yok,oraları özlemedim,özlesem gitmek çok kolay çünkü.ama beni mutlu eden bir şey var,o da hepimizin hala bir arada oluşu ve mutlu günler geçirmiş olmamız.o günleri hatirlarken daha bir çok anlıyorum sahip olduklarımın kıymetini,bu da bana yetiyor.