Pazar, Ekim 12, 2008

bir ekim günü akşamüstü İskenderun

güzel İskenderun Hatay'ın ikinci büyük kenti ve aynı zamanda sanayi ve deniz turizmi merkezi. merkez Antakya daha çok tarım, hayvancılık ve tarih ve doğa turizmi merkezi. Hatay işte böyle kendi kendine rahatlıkla yetebilecek bir ilimiz. İskenderun limanı ve sanayisiyle gözde bir şehir. güzel bir Ekim akşamı çektiğim fotoğraflarla az biraz size tanıtayım.

İskenderun sahilindeki şehitler anıtı

şehir meydanlarından birindeki portakallı havuz

sahil boyu uzanan parktan görüntü

sahildeki anıtlardan bir tanesi, üzerinde asker kadın ve çocuk kabartmaları var.

yukarıdaki anıtın altında böyle yazıyor.

yine aynı anıttan Mustafa Kemal'in o günkü söylediği sözler.

aynı anıttan şiir dizeleri,fotoğrafı büyütürseniz daha rahat okursunuz.

burası da sahilde bir meydan ve güzel İskenderun manzarası.

yukarıdaki meydana bakan bu anıt sahilin tam ortasında ve çok anlamlı.altında Atatürk'ün o meşhur sözü var:kırk asırlık türk yurdu düşman elinde esir kalamaz.

Akdeniz ve kum.buna maviyi de katarsanız muhteşem üçlü ortaya çıkar. deniz hala sıcacıktı, yirmi sekiz derece.

gün batımı ve İskenderun körfezi.

Cumartesi, Ekim 11, 2008

doğa hayat buldu

Eylül yağmurlarından sonra gelen tatlı güneşin de sıcaklığıyla topraklar yeniden yeşerdi, çiçekler açtı dört bir yanda. sarısıcak yazdan sonra yeniden zemin yüzünü rengarenk görmek çok güzel. fırsatım olsa dağ tepe çıkıp sonbaharın sarıdan önceki renklerini seyretmek isterdim.

bu güzel çiçekleri de bahçemizden çektim. güz çiğdemleri hala çıkmadı, ancak Kasım ayında boy atarlar. zaten Akdeniz' de sonbahar ancak Kasım ayında tam olarak temaşa ediliyor.

yakında toprak uykuya dalacak ve bir sonraki bahar bütün güzelliğiyle kendini gösterecek. bu güzellikleri görebilmek, onların farkına varabilmek adına çok şanslıyım, çok şükrediyorum.

Çarşamba, Ekim 08, 2008

toprağın insanı olmak

sabahları beşte uyanmak, tarlalara doğru esneye esneye adım be adım yürümek, sıcacık yatağını hayal edip sitem etmek... serinlikte kanala doğru giden yolda yürüyüp suyu getirmek, güneşle birlikte yakıcı sıcakta sulama yapmak, çapa yapmak, ürün toplamak...

çocukken tarla sulamak için erkenden kalkmadım ama gidip suyu getirmek hep bize düşerdi. tarlaları geçerek giderdik su getirmeye. ellerimizde kürek olurdu ya da bel. su açılırdı biz de onu takip ederek tarlaya gelirdik. bazen suyu keserlerdi bir daha giderdik. biz açardık dönerdik bu sefer başkası gelip yine kapatırdı. haydi yine git su açmaya. bazen büyük kanaldan kesilirdi su, bu sefer büyük kanala giderdik nice tarlaların, yeşilliklerin içinden geçerek. büyük kanala giderken korkardım ben, biraz uzaktı çünkü. beni ailem korkutmuştu aslında, yoksa yine uzak başka tarlalara kendi başıma gitmiştim.
tarlamızın içinde oturmak hep hoşuma giderdi. yanımızdaki tarlanın mısırları, ayçiçekleri daha çok olur, bahçeyi daha gür gösterirdi diye kıskanırdım. bazen habersiz oraya gider yalnız otururdum.
tarlaların kenarlarında meyve ağaçları olurdu,biz de gider hep kayısı çalardık.bahçe sahibini görünce nasıl da kaçardık,halbuki gidip tatlılıkla istesek verirlerdi herhalde. açgözlülüğümüz yüzünden bir keresinde ettiğimiz kayısıları bitiremeyince atmıştık üstelik.kanalın civarlarında larva kurbağalarla oynardık. kavaklara konan kuşları avlardı kimisi, sapan kullanmayı hiç beceremezdim.

bugünlerde erkenden kalkmak zorundayım, sabahları altıda kalkıp güne başlıyorum. erken kalkmak her zaman yaptığım bir şey ama bu kadar da değil. insanın en tatlı en ağır uykusunun olduğu saatlerde kalkmak biraz zorluyor beni. aklıma türlü şeyler getirip sanırım kendimi teselli ediyorum ben de. en çok da toprağın insanları geliyor aklıma.
zordur toprağın insanı olmak;emek ister, sabır ister, şükür ister. ama en çok da sevgi ister, tutku ister. toprakla uğraşmayı hep sevdim,çamurlarla çok oynadım çocukken. belki de bu tutku insana doğuştan yazılan bir şey. umarım o tutku hiç bitmez.

Pazar, Eylül 28, 2008

eylül yağmurları

bu sene bizim diyarlara yağmurlar erken geldi. Ağustos'un ortalarıydı Hatay' da yağmurlar yüzünü gösterdi. bu büyük bir müjdeydi bizim için, o zamanlardan hep umuyordum ki bu sene kuraklık bitecek. o günlerden beridir yağmurlar dinmiyor, inşallah da devam edecek.
normalde her yıl Antakya' da toprak suya doyardı. bizim bodrumumuzun zemininden toprak suyu teperdi. sonra ya motorla suyu çıkarırdık ya da kovalarla. biz çıkardıkça topraktan su kaynamaya devam ederdi. işin yoksa uğraş dur, üstüne bir de rutubetle uğraş, bodrumdaki eşyaları kurtar. bir keresinde kedimizin yavrularını boğulmaktan kurtardık. hasılı yağmurlardan çok muzdarip olurduk ama iki yıldır bodrumdan su çıkmadı, yağmurlar yine yeterince yağsa da toprağın doymadığı bizim bodrumdan anlaşıldı. dedim ki içimden, yeterki yağmur yağsın ben her kış bodrumdan usanmadan su çekeyim.ellerim üşüsün, paçalarım suda sırılsıklam olsun, bedenim titresin.

son iki gündür o kadar çok yağmur yağdı ki Antakya'ya, yine bir sel olmasından korktuk. gök gürledi, yıldırımlar düştü yine, ürktük. bahçemizde oluşan fotoğraftaki gölcük bunun kanıtı. o gölcüğü görmek ne sevindiriciydi anlatamam. kışın yağan kar yerde kalır ya, bizim buralarda da böyle su toprağa inmek bilmez günlerce orada kalır. umarım bu kış da böyle olacak.

Pazartesi, Eylül 22, 2008

barak ovası

Eylül geldi ve artık işbaşı zamanı, hasılı ben memleketimden geri döndüm Antep'e. bu yıl ayrılmak bir önceki yıla göre daha kolay oldu benim için ama gelir gelmez özledim hemen toprağımı.
Eylül girdiğinden beri bir koşuşturmacadır geçti günler. ben her şeye rağmen gezmeyi ihmal etmedim yine.

gittiğimiz yer Barak ovasında bir köydü. Barak Ovası Antep'in ve güneydoğunun en bereketli topraklarından bir tanesi. toprağın rengine dikkat ettim de kırmızıydı ve uçsuz bucaksız ötelere uzanıyordu. ayrıca bu diyarların meşhur güzeli Ezogelin de bu ovada bir köyde yaşarmış. o esnada akşam saatleriydi ve gün batmaya yakındı yoldaydık. gündüz kavurucu sıcakta bu toprakları hayal ettim, şimdi tatlı serinlikteydiler. günbatımı ötelerdeki tepelerde ne de güzel batıyordu ovada.
ova adını buralara yerleşen Türkmenlerden almış. bizim gittiğimiz yer ise büyük bir aşiretin köyü olan Mülk idi. arabadan indikten sonra durup sessizliği dinledim de harikaydı. alacakaranlıkta sadece baykuşların uğultuları, köpek sesi ve rüzgarın hafif mırıldamlarından başka bir şey yoktu, şehrin gürültüsünden dumanından çıkınca ne de iyi geldi bana.
harika bir iftar sofrası kurulmuştu ve ben en çok da içli köfte yedim. tıka basa yedik desem yeridir ve hala da gözüm açtı. üstüne güzel bir çay ne de güzel gitti. güzel bir serinlik çökmüştü ovaya. çay sonrası ikramlar da bitmek bilmedi, sağolsunlar çok misafirperverlerdi.

geri dönerken doğuda doğmakta olan ay gözüme çarptı, henüz kızıl renkteydi ve yarımdı, o kadar güzeldi ki. gökyüzünü süsleyen binlerce yıldızları da seyretmeden gitmedik.

Cumartesi, Eylül 06, 2008

antakya çocukları




bu güzel fotoğraflar için Dick Osseman' a teşekkürler.

Cumartesi, Ağustos 30, 2008

rina namıdeğer zarife

fotoğrafta gördüğünüz sevimli köpekcik (aslında pek de köpekcik denemez çünkü kocaman bir şey:) bizim Rina. asıl adı bu olmakla birlikte ben ona Zarife adını koydum, yani adı Rina Zarife.yaklaşık yedi aylık köpeğimiz Rina' yı sizlere takdim etmekten gururluyum. köpek beslemek çok zor iş, hele de aktif bir cinsse. her akşam Rina ile oyun oynanmalı, enerjisini atmazsa gece neler yapabileceğini siz düşünün. mesela bahçedeki hortumu çekmek, çalı çırpıyı dağıtmak, olmadık yerlere çukurlar kazmak, kedilere sataşmak, yemek kabını oradan oraya fırlatıp koşturarak sizi uykunuzdan etmek vesaire... o iyi bir bekçi köpeği, içeri girenlere ya da girmeye çalışanlara karşı direkt alarma geçer, biz de rahat bir uyku çekeriz. aynı zamanda da çok uysal biri, yabancı olmadığınızı ya da tehlikeli işler yapmadığınızı anlarsa hemen yumuşar ve soytarılaşır. yoldan geçen ve ona hayran olan, kapıdan seven hatta besleyen çok insan var. komşularımız da dahil, ona yemek getiren, onu şımartanlar çok. yani sadece bizim değil komşularımızın da dostu.

kötü huyları da yok değil. mesela çok kıskanç, kedileri çok kıskanır, sevdiğinizi gördüğünde hemen gelir ya kediyi itekler, ya sizin elinize atlar. yemeğini de asla paylaşmaz, zerre dahi olsa kedilere izin vermez. karnı tok olsa bile sırf kediler yemesin diye gidip yemek kabını siler süpürür. doğal olarak kedilere çok sataşır, bazen kedi dayanamaz ya ısırır ya da tırmalar ama bu onu daha da kamçılar. kedi ne kadar sinirlenirse bizimki o kadar çoşar. sonuçta ortaya çok komik manzaralar çıkar, sizi gülmekten kırar geçirir.
köpeğimizi seviyoruz, o artık ailemizin bir üyesi.

Pazar, Ağustos 24, 2008

güz esintisi

birkaç gün önce akşamüstü bahçede dolanırken akşamsefalarının kurumuş ama üzerinde kalmış çiçeklerini temizliyordum. birkaç gün şehrin üzerine bir pus çöktü, Antakya' nın o her zaman uğuldayan kuvvetli rüzgarı kesildi ve nem tavan yaptı. balıkların suda nasıl yaşadığını anladım az biraz, resmen su içinde yaşar gibiydik. sonra rüzgar çıktı, uğultular gelmeye başlayınca tamam dedim hava normale döndü.

ama güneşin hala tadı yoktu, esintiyle birlikte bir serinlik çökmüştü. aniden güz canlandı içimde, hele de o kurumuş çiçekleri ellerimle ezerken. sonra yeni açanlara baktım, güzde olmadığımızı fark ettim yeniden. ama sanki her şey güzü hatırlatıyordu bana, güneşin bile tadı yoktu, bir yağmur haberiydi sanki bütün bunlar.
meğer doğruymuş, nihayetinde dün yağmur yıkadı şehrin tozlu sokaklarını. önce gök gürledi sonra damlalar düşüverdi. yolları ağaçları yıkayıverdi toptan, koca bir şehir ancak bu kadar kolay temizlenebilirdi herhalde. herkes mutluydu yağmurunun yağışına, mahallede çocuklar bağrışıyordu. herkes içerilere kaçıştı, kimisi de ıslanmayı yeğledi.

gece boyunca pıtırtılarını duydum damlaların. bu sabahsa tıpkı bir güz sabahı gibi serindi, güneş bulutların ardında saklı hala.
hoşgeldin yağmur.

Cuma, Ağustos 15, 2008

sınır teli

ilk gördüğümde "bu mu sınır?" diye sormaktan kendimi alamamıştım. burası Suriye sınırı, karşı taraf bizim değil ve o bölgeler mayınlı. bir ara mayınların temizlenip tarıma açılması anlaşmasına varılmıştı ama yeni durumdan haberim yok. yol ise hemen sınırı takip ediyor burada.
sınır telini görmek çok tuhaf bir duygu, anlatmak pek kabil değil. böyle basit bir tel işte ve öteki tarafa geçmek yasak. geçsen bile sana ait değil, istediğin gibi hareket edemezsin. ne zaman düşünsem bunu, insanları ayırmanın ne garip bir dünyalık iş olduğunu hissederim ve üzülürüm. o ulaşamadığım taraftaki insanların hayatlarını çok merak ederim ama buna izin verilmez.
sınır görmediyseniz eğer, bir gün mutlaka görmelisiniz.

Çarşamba, Ağustos 06, 2008

tuhaf babalar ve geçinemeyen oğullar

sıcak ve nemli bir öğlen vaktinde dört arkadaş serin bir mekanda oturmuş sağdan soldan laflayıp buzlu kahvelerimizi yudumluyorduk. laf nereden geldiyse babalara geldi, mesele ise babalarla oğulların anlaşmazlığıydı.

babasının tayini Ankara' ya çıkan bir arkadaşımız başladı babasının son günlerdeki tuhaf hikayelerine. Ankara' da yeni eve yerleşen babası buna açıp sormuş:
-oğlum hangi odalara lamba takayım?
hakikaten tuhaf bir soru değil mi bu? lamba bütün odalara takılmaz mı yahu? hem sürekli yanmıyor ki bu lamba takınca elektrik harcasın, lazım olunca kullanırsın. arkadaşımızın delirmemesi içten bile değil, anlatırken gülmekten kırılıyoruz.
-zaten tuvalete takmasın lambayı, biz deliği tuttururuz nasıl olsa, diye espriler havada uçuşuyor.
öteki arkadaşımız bu yaz geçen yıllara nazaran babasıyla daha az kavga ettiğini anlatıp bu duruma seviniyor. kavgaların bitmesi fazla bir lütuf zaten, azalması bile şaşılacak durum. bir diğeri babasıyla muhabbetinin pek az olduğunu söylüyordu, bir çoğu gibi.

babasıyla anlaşamayan hatta babaları tuhaf olan ender insanlardan biriyim sanırdım ama benden o kadar çok varmış ki etrafımda, hem de o kadar çok ki. kavgalar bir yana dursun, babalarımızın tuhaf halleri şaşırtıcı, hele bir arkadaşımız var ki babası tuhaflık abidesi, resmen komedi. üniversitedeki arkadaşım babasının her işine karışması yüzünden artık eve sık gitmek istemiyor, ondan uzakta rahat olduğunu söylüyor.
bir gün baba olursak biz de mi tuhaflaşacağız Allah' ım diye sormadan edemiyorum kendime ve korkuyorum. ben eskiden babamla kavga ederdim ama artık haksız bile olsam sesimi çıkarmıyorum, susuyorum. böylece kavga etmiyoruz artık çok şükür.

Çarşamba, Temmuz 30, 2008

denize doğru

sahil, Akdeniz ve ötelerde heybetli Keldağı
geldiğimden beri hala denize gitmedim dersem bana inanın,evet gitmedim. geçen yaz tarlalarda yanmıştım, üstelik iki kolum da güneş yanığından su topladı, korkunçtu. ama bu yaz denizde yanmaya kararlıyım. o yüzden büyük ihtimal yarın denize doğru yola çıkıyorum.

deniz Antakya' dan ortalama 25 km ötede. biz Asi Nehri' nin açtığı vadide yaşıyoruz ve bu vadi boyunca ilerleyip denize varıyoruz. bu yemyeşil ve geniş vadi bize hem deniz yolunu açıyor çünkü bütün sahil boyunca Amanoslar uzanmış geçit vermiyor, hem de denizden nemi ve bol rüzgarı getiriyor.
bahsettiğim bu sahil dünyanın en uzun 2. sahili ve 14 km boyunca uzanıyor. eski bir antik yerleşim yerine kurulu Çevlik beldesindeki balıkçı limanından başlayıp güneyde Keldağı' na kadar kumsal hakim burada. ayrıca bu sahil caretta carettaların yuvalama yeri. bu yörede en muhteşem anlardan biri de günbatımı. denize giren güneş, kumsal ve Keldağı muhteşem bir manzaranın davetçisi.

şimdiden sabırsızlanıyorum; çünkü denizi, uzun kumsalda doyasıya yürümeyi, deniz kokusunu ve yoğun nemli havayı çok özledim. akşama doğru gidip güneş kremi almalıyım.

Pazartesi, Temmuz 21, 2008

sergüzeşt-i incir

çok değil, yalnızca bir kaç yıl öncesine kadar kaç kök incirimiz vardı bahçede. şimdi onlardan eser kalmadı galiba, bahçenin dip taraflarına pek gitmediğimden ne halde olduğunu bile bilmiyorum. o yıllarda incir mevsimi geldiğinde her akşamüstü incir toplamaya çıkardık, poşetlerle inciri doyasıya yerdik, komşulara dağıtırdık ve de güneşte kuruturduk. hatta ben bizzat kendim pazarda satmayı bile düşünmüştüm.

ne mi oldu? 2001 yılında sert bir kış hakim olurken o soğukla gelen, o güne kadar kaydedilmiş en yüksek kar yağdı Antakya' ya: 15 cm. bizler o kar sevinciyle eğlendik durduk o gün, kocaman kardanadam yaptık bahçeye, komşular da geri kalmadı katıldı bize. sadece bir günlük keyifin ardından Akdeniz yumuşak yüzünü bize tekrar gösterdi ve ertesi gün bütün kar eridi. sonra acı gerçekler çıktı gün yüzüne. o kadar karı hayatında göremeyen, narin ve toprağa sıkı tutunamayan bazı ağaçların dalları koptu ya da kökünden söküldü, bunların içinde incir de vardı.

son olarak bahçenin en uç kısmında zeytinlerin arasında sıralanan kalan incirler, bahçe etrafına duvar çekilmesiyle yıkıldı gitti. geriye o güzel akşamüstünde yediğimiz incirlerin zihinlerde anısı kaldı. bizim de komşuların da istifadesi kesildi gitti.

geçenlerde ninesi incir üreticisi arkadaşımla öğlen yemeğinde görüştük. sabah beşte incir toplamak için kalkmak zorunda olduğunu anlattı. diyor ki saat yediye kadar incirlerin toplanıp seçilip tüccara ulaştırılması gerek, yoksa o günkü ürün elinde kalır, ertesi gün o ürünü satın almazlar. üstelik bunca uğraşa emeğe rağmen yılda elimize net bin-bin beşyüz lira kadar geçer.

incir yemek için artık perşembe pazarını beklemeliyim. bolluk yılları geride kaldı bizim için. incire para vereceğimiz günler de gelecekmiş, gelmiş.

Çarşamba, Temmuz 16, 2008

akşamüstü

bahçemizdeki ağaçlar ve mahallemizin camisinin minaresi
akşama doğru evdeysem eğer, sıcak bir günün ardından o serinlikte, o efil efil esen tatlı yaz rüzgarında dışarı çıkıp mahallemi turluyorum sıklıkla. caddelerden kaçıp daha çok insan kalabalığı olan sokaklara dalıyorum ve sessizce insanları gözlüyorum. yine sandalyeler atılmış kapı önüne, muhabbetler edilip gülünüyor. çocuklar oradan oraya koşuşturuyor, yazın tadını çıkarıyorlar. çocuğun biri kendinden ufak birini kovalıyor ve tuttuğu gibi sürükleyip götürüyor. ufaklığın pis pis gülmesine bakılırsa muzip bir şeyler yapmış. sokaktaki çocuklara takılmak en büyük keyfim benim, hele de onlarla şivesel konuşup laf atmak çok zevkli.
- bre döl, gel buraya.
döl çocuk demek burada, eskiden kullanılırken şimdilerde pek yaygın değil ve "bre" seslenişi sadece Trakya' ya has değil, burada da herkesin ağzında.hem hep ben çocuklara laf atacak değilim ya, onlar da bana atar lafı. üç tane döl dizilmiş kaldırıma oturuyor.
-abi, senin sol ayağın sağ ayağını takip ediyor.
ben önce çaktırmıyorum, sonra da dönüp gülerek karşılık veriyorum, onlar da gülüyorlar.
-gız ablan gaç puan alık?
adamın biri kıza ablasının öss puanını soruyor, tam türkçesi: kız ablan kaç puan almış?
ufak bir çocuk bir şişe bulmuş kovalıyor, gülümsüyorum. yaşlı amcam da evinin bahçesinin kapısı ardına kadar dayalı köşeye sandalye atmış sokağı dikizliyor. insanlar tıpkı benim gibi bahçelerine tıkılıp kendilerini diğer insanlardan uzak tutmak istemiyor, eğer kabil olsaydı ben de bahçe kapımızın önüne atardım sandalyeyi. maalesef bahçemiz üç tarafındaki sokaklara değil de sakin caddeye bakıyor.
seviyorum capcanlı, yeşil, güzel mahallemi ve insanlarını.

Cumartesi, Temmuz 12, 2008

sarı sıcak yaz

Amik ovası' nda uzanan sarı mısır tarlaları. ovada en çok mısır, pamuk ve buğday ekilir. buğdayların hasadı çoktan bitti, şimdi mısır zamanı.
bir başka mısır tarlası daha. mısır baharda ekildiği gibi yazın da ekilebilir, ovada senede üç öğün almak mümkündür,o kadar bereketlidir bu topraklar. izlemekten en çok zevk aldığım, tarlalara en çok yakıştırdığım ürün mısır ve ayçiçeğidir.

tarlalar ve Amanos dağları. ova ve Amanoslar o kadar güzel bir ikilidir ki tarif edilmez.ikisi de buraların süsü, heybeti, anlamıdır. yazın üç büyük rengi seyredilir Hatay' da. deniz mavidir, dağlar yeşil, ova sarı.

tarlaların ötesinde uzanan dağlar Suriye' ye ait. fotoğrafı büyütünce daha iyi seçebilirsiniz. önde biçilmiş bir buğday tarlası ileride de komşu Terzihöyük köyü görünüyor.

kavruk tenli köy çocukları.ova köylerinde yaşayan bu çocukların sıcaktan tenleri koyulaşmış. tabii onlarınki oyun oynayıp derelerde yıkanmaktan yanmış. sağdaki ufaklığa "n' aber canavar?" derim, tam bir fırlamadır kendisi. bakışlarından belli olmuyor mu zaten.

Amanoslar' dan gün batarken.gün boyunca yakıp sarartan güneş şimdi bütün masumiyetiyle bize veda ediyor.ovadakiler için güneş kaybolsa da hemen arkadaki denizde o hala ışıltılarını sergilemeye devam ediyor. Amanoslar iki farklı hayatı birbirinden ayırıyor. ovada farklı bir hayat dönüyor, sahilde farklı.

işte en sevdiğim an. geniş düzlüklerin ortasında serin bir rüzgar eserken güneşin batışını seyretmek benim en büyük mutluluklarımdan biri. bu tarlalar benim hayatımın anlamı. ovanın insanı olmak başkaları tarafından zor gözükse de benim için bir şölen adeta. sarı ekinlerin ortasında dolaşmak, sıcak güneşte esmerleşmek, sesiz yaz akşamlarında toplanmak, serin rüzgarlar eserken koyu sohbetlere dalmak, binlerce yıldızı seyretmek... buğday yığınları, harman yerleri, çobanlar, traktörler, su depoları, dereler...

Pazartesi, Temmuz 07, 2008

üzüm

bu yılın ilk üzümünü geçen perşembe pazarında satın aldık ve ben de size bahçemizdeki üzümlerin son durumunu göstermek istedim. bizim üzüm ancak ağustosun ikinci yarısından sonra olur, niye diye sorarsanız ben de bilmiyorum; belki bağ üzümü değil de asma üzümü olduğundandır.
Hatay' da üzüm çok yetişir, evlerin bahçelerini, balkonları asma üzümleri süsler,hem gölge yapar hem de yemiş verir. ama bizim şehirde üzümü meşhur olan ilçe Hassa' dır, üzümü pek lezizdir.
üzümlerimiz hala koruk halindeler,bu sene epey çok verdi ağacımız. annem koruk ekşisi kaynattı bahçede, yemeklerde salatalarda kullanmak için. bu fotoğraftakiler ekşi yapıldıktan sonra kalanlar dersem ne kadar bol verdiğini anlarsınız.
üzümler olduktan sonra pekmez de yapılacak, bahçede kazanda kaynayıp leziz bir şifa olacak. eğer artarsa bir de üzüm pestili yapılacak ve hepsi kışa hazır olacak.